17 Ağustos 2022 Çarşamba

Beynimizi Küçülten Anlık ve Küçük Hazlar

        


Beynimiz küçülüyor ve görmezden geliyoruz.


         Mutlaka hepimize ara sıra da olsa bu konuyla ilgili bir farkındalık geliyordur. Artık yavaş yavaş büyük oranda sabırsızlaştırılmış, tahammülsüzleştirilmiş ve mutsuzlaşmış bireyler olduk. Sosyal faaliyetlerden kendimizi fazlasıyla soyutladık. İnsanlarla olan buluşmalarımız azaldı. Artık eskisi kadar sık kütüphaneye gitmez, müze ziyaret etmez olduk; bilim, ilim ve edebiyat konuşmaz olduk. Bir araya geldiğimizde bile umarsızca yapılan dedikoduların veya incir çekirdeğini doldurmayacak kadar fayda sağlayan sohbetlerin içerisine attık kendimizi. 



Birçok sebebe bağlanabilecek bu durumun, aslında en büyük sebebi sosyal medya ve ve bunu bizlere kattığı anlık kısa haz vaadidir. Çünkü anlık olarak bir sıkıntı ve buhranla - sıkıntı ve buhran diyorum çünkü artık hepimiz can sıkıntısıyla girdiğimiz sosyal mecralara, bir anlık dalgınlık ve boşluk ile daha yeni telefonumuzun kilit tuşuna basmış olsak dahi tekrar girme gaflet ve boşluğunda oluyoruz - girdiğimiz birtakım sosyal platformlarda, anlık ve kısa haz verici videolara erişiyoruz. Bu durum 30 saniyede - yahut yaklaşık bu süre düzeylerinde - tezahür ediyor ve neticelendiğinde ise küçük, işlevsiz hazları yakalamış olarak buluyoruz kendimizi. 



Hatta bu sebepler dizi/film izleme, kitap okuma gibi zahmetli - aslında zahmetli olmayan fakat daha uzun süre ve çaba gerektiren, insana büyük oranda katkı sağlayan aktivite ve hobiler olarak açıklamak çok daha doğru olabilir - uğraşlardan kaçar ve tahammül edemez hale gelmiş bulunuyoruz. 



Bu durum farkına varılmaz ise çok büyük problemlere sebep olabilecek kadar tehlikeliyken, farkına varmayışımızın da körüklemesi ile bizi, üzücü bir haletiruhiyeye sokmaktan da çekinmez. En kısa zamanda hepimiz ayılmalı, kendimize bakmalı, beynimizi küçültmeye bu kadar yatkın boş ve katkısız bir faaliyete karşı kayıtsız kalmamalıyız. Unutmayın hiçbir şey kötü değildir ancak her şeyin aşırısı kötüdür.





13 Haziran 2022 Pazartesi

Mantık ve Duygu Arasında


    Kendinize hiç 'Ben mantığımla mı duygularımla mı hareket ediyorum?'' diye sordunuz mu? Aslına bakarsanız ikisi de iç içedir. Yalnızca söz konusu karar vermek olduğunda biri daha ağır basar ve kararımızı ona göre veririz. Bazen mantığımız ''o kişi için kendi hayatını riske atma'' der ve buna paralel olarak kalbimiz ''her ne kadar bunu yapmak riskli olursa olsun sen bu kişiye değer veriyorsun, onun için bunu yapmalısın'' der. İkisi aynı anda konuşur, içimizde bağırırlar. Biri yap bir diğeri ise yapma der. İnsan bu ikilemde çaresizliği tadar.


    Siz istediğiniz kadar ''ben mantık insanıyım, duygularımla hareket etmem'' deyin, bazen öyle bir durumun içine düşüyoruz ki, duygularımız ve mantığımız birbirine giriyor. Ne yapacağımızı, ne söyleyeceğimizi bilemez hale geliyoruz. İçimiz sıkılıyor, ağlamak belki de bağırmak ve hatta, birilerinden -ki genellikle bizi bu duruma sokan somut bir şeyden/kişiden- hıncımızı, kinimizi, öfkemizi çıkarmak istiyoruz. Çünkü çaresizlik duygularımızı tam anlamıyla yaşamamıza izin vermeyen belirsiz bir duygu. Çünkü çaresizlik, bir şeylerin arasına sıkışıp delirircesine düşünme durumu. Duyguların en yıkıcısı belki de... O hayatınıza bir girdi mi, uyku uyumak ne yemek ne bilemezsiniz. Dünyanız kararır; kimseyi görmez, bilmezsiniz. Dünya size cehennem olur. Hele ki bu çaresizliğin sebebi çok sevdiğiniz ve istediğiniz bir şey ve yahut kişi ise... Sizi bu duruma sokanın değer verdiğiniz bir şey/kişi olması... Ne kadar can yakıcı değil mi? Kimi insan bu tarz durumlarda güçlü gözükmeye yemin etmiş gibi; hislerini içinde yaşar, kimseye anlatmaz. Ancak bu anlatmayış bir yerde patlak verir. Kişi her ne kadar kendisine ''Kimseye belli etmiyorum, çok güçlüymüşüm izlenimi veriyorum. Kimse kötü bir durumda olduğumu anlamıyor.'' dese de, bulunduğu ortamda fark etmeksizin normalde olduğundan farklı davranmaya başlar. Çünkü sakladığı, içinde yaşadığı bir şey ya da bir şeyler vardır. Bu onun derinliklerinde sakladığını düşündüğü bir şey olsa da, mutlaka yüzeye çıkar. Bu durum insanın tepkilerine yansır. Duygular arasındaki geçişler hızlanır. Kişi bir an mutlu, bir an mutsuz davranabilir. İşte çaresizlik, aklın ve kalbin ikilemi arasında sıkışmaktır. Ve bu sıkışma kimiz zaman bu sıkışma kimi durumlarda bizi darmadağın eder.


Misal, konu eğer aşksa... Konu eğer aşksa; insan duygularının esiri olur, mantığını atıverir bir köşeye. Bunu her daim ''ben mantıkçı ve akılcı bir insanım'' diyen biri dahi yaşar. Çünkü insanlığın doğasıdır bu. İnsan akıl ve kalp demektir. Aklı ve kalbi arasında bir ip cambazı gibi yürür. Kimi zaman o ipin üzerinde, gitmeye çalıştığı tarafa ulaşamaz ve düşer. İşte bu düşüş hatayı temsil eder.  


Ama aşktan önce; beğeni ve hoşlantı vardır. Bazımızın hoşlantısı o kadar çabuk aşka döner ki, bunu ilk görüşte aşka dayatırız. Şayet eğer birine karşı bir beğeni yahut hoşlantınız varsa içinizde, o kişiyi aklınızın ve kalbinizin filtresinden sırasıyla geçirmelisiniz. Üzülmemek, hayal kırıklığına uğrayıp ağlamamak için...
Aşk öyle tuhaftır ki insanın gözünü kör eder, insanın kalbini ve mantığını birbirine katar, insanı düşünemez; sadece hisseder hale getirir. Aşkın önüne geçmek zordur.
Fakat hoşlantı ve beğeni, aşktan tamamen farklıdır. Çünkü bu sürecin aşka dönmesi çok daha yavaş ilerler. Bir insandan hoşlandığınızda, onu beğendiğinizde onu gözlemlersiniz. Lakin aşkta her şey anlık ve süratlidir. Hoşlantı sürecinde, mantığınızı ve kalbinizi -aşk sürecine göre- daha kolay kontrol edersiniz. Elbette ki çok zordur. Çünkü akıl ve kalp arasında kalmak çaresizliktir. 












15 Aralık 2020 Salı

Vaktim Yok

       Aslında neler neler yapabiliriz de şu kendimize olan güvensizliğimiz yüzünden nelerden mahrum ediyoruz kendimizi. Gücümüzü inatla görmüyoruz bazen.

      Neyse ki öz güven problemi aşılamayacak bir sorun değil. Hepimiz biraz kendimizi severek, yapacağımız ya da yaptığımız şeylerin bize bir kayıp yaratmayacağına, aksine tecrübe oluşturacağına inanarak ve en önemlisi kendimize vakit ayırarak öz güven kazanabiliriz. Öz güven eksikliğinin altında çoğunlukla dış görünüşümüzü beğenmemek, bir konuda yeteneksiz olmak gibi kendimizde eksik bulduğumuz temalar yatar. Sporda ya da bir başka konuda başarılı olan biri kendini ispatlamış olduğu ve kendisiyle gurur duyma hazzını tattığı için öz güven kazanmakta zorluk çekmez. Fakat öz güven eksikliği probleminden muzdarip olan biri ne bir dalda, bir konuda başarılı olabilmiş, ne de kendisini kendisine ispatlayabilmiştir. Çünkü o kişi kendisine vakit ayırmamıştır. 

      Çoğu insan "resim çizemiyorum" ya da "bir müzik aletini kullanmayı bilmiyorum" diye kestirip atar. Oysa vakit ayırsak, üzerine düşsek ve pes etmesek neler neler başaracağız kim bilir. 

      Bir başka yönden ise uzun yıllardır süregelen bu hızlı, yorucu karmaşık ve mutsuz hayat; bize çoğu şeyi unutturdu. Kuşları, ağaçları, maneviyatı, insan ilişkilerini, ilimi, bilimi... Ama en çok da insana kendisini unutturdu. Bu günlerde insanlar konuşmadan yaşam sürüyor. Kendilerini ifade etme gereği duymuyor. Oysa ufak bir sohbet, hatta sadece bir merhaba bile insana kendisinin önemli olduğunu hatırlatırken, insanlar bunlardan kaçıyor.
Bu hayatta her şey hızlı, yorucu, karmaşık olabilir; yeter ki siz hayattan keyif alıp kendinize değer verin. Ufak hediyelerle kendinizi mutlu edin. Pozitif olun, bardağın dolu tarafını görün. Hedefler edinin, büyük küçük fark etmez. Başarının zevkini, başarısızlığın dibini yaşayın. Ne olursa olsun kendinize hak ettiği değeri verin. Çünkü siz, iyi ki varsınız. İyi ki kendiniz için varsınız.

Beynimizi Küçülten Anlık ve Küçük Hazlar

          Beynimiz küçülüyor ve görmezden geliyoruz.            Mutlaka hepimize ara sıra da olsa bu konuyla ilgili bir farkındalık geliyord...