Kendinize hiç 'Ben mantığımla mı duygularımla mı hareket ediyorum?'' diye sordunuz mu? Aslına bakarsanız ikisi de iç içedir. Yalnızca söz konusu karar vermek olduğunda biri daha ağır basar ve kararımızı ona göre veririz. Bazen mantığımız ''o kişi için kendi hayatını riske atma'' der ve buna paralel olarak kalbimiz ''her ne kadar bunu yapmak riskli olursa olsun sen bu kişiye değer veriyorsun, onun için bunu yapmalısın'' der. İkisi aynı anda konuşur, içimizde bağırırlar. Biri yap bir diğeri ise yapma der. İnsan bu ikilemde çaresizliği tadar.
Siz istediğiniz kadar ''ben mantık insanıyım, duygularımla hareket etmem'' deyin, bazen öyle bir durumun içine düşüyoruz ki, duygularımız ve mantığımız birbirine giriyor. Ne yapacağımızı, ne söyleyeceğimizi bilemez hale geliyoruz. İçimiz sıkılıyor, ağlamak belki de bağırmak ve hatta, birilerinden -ki genellikle bizi bu duruma sokan somut bir şeyden/kişiden- hıncımızı, kinimizi, öfkemizi çıkarmak istiyoruz. Çünkü çaresizlik duygularımızı tam anlamıyla yaşamamıza izin vermeyen belirsiz bir duygu. Çünkü çaresizlik, bir şeylerin arasına sıkışıp delirircesine düşünme durumu. Duyguların en yıkıcısı belki de... O hayatınıza bir girdi mi, uyku uyumak ne yemek ne bilemezsiniz. Dünyanız kararır; kimseyi görmez, bilmezsiniz. Dünya size cehennem olur. Hele ki bu çaresizliğin sebebi çok sevdiğiniz ve istediğiniz bir şey ve yahut kişi ise... Sizi bu duruma sokanın değer verdiğiniz bir şey/kişi olması... Ne kadar can yakıcı değil mi? Kimi insan bu tarz durumlarda güçlü gözükmeye yemin etmiş gibi; hislerini içinde yaşar, kimseye anlatmaz. Ancak bu anlatmayış bir yerde patlak verir. Kişi her ne kadar kendisine ''Kimseye belli etmiyorum, çok güçlüymüşüm izlenimi veriyorum. Kimse kötü bir durumda olduğumu anlamıyor.'' dese de, bulunduğu ortamda fark etmeksizin normalde olduğundan farklı davranmaya başlar. Çünkü sakladığı, içinde yaşadığı bir şey ya da bir şeyler vardır. Bu onun derinliklerinde sakladığını düşündüğü bir şey olsa da, mutlaka yüzeye çıkar. Bu durum insanın tepkilerine yansır. Duygular arasındaki geçişler hızlanır. Kişi bir an mutlu, bir an mutsuz davranabilir. İşte çaresizlik, aklın ve kalbin ikilemi arasında sıkışmaktır. Ve bu sıkışma kimiz zaman bu sıkışma kimi durumlarda bizi darmadağın eder.
Misal, konu eğer aşksa... Konu eğer aşksa; insan duygularının esiri olur, mantığını atıverir bir köşeye. Bunu her daim ''ben mantıkçı ve akılcı bir insanım'' diyen biri dahi yaşar. Çünkü insanlığın doğasıdır bu. İnsan akıl ve kalp demektir. Aklı ve kalbi arasında bir ip cambazı gibi yürür. Kimi zaman o ipin üzerinde, gitmeye çalıştığı tarafa ulaşamaz ve düşer. İşte bu düşüş hatayı temsil eder.
Ama aşktan önce; beğeni ve hoşlantı vardır. Bazımızın hoşlantısı o kadar çabuk aşka döner ki, bunu ilk görüşte aşka dayatırız. Şayet eğer birine karşı bir beğeni yahut hoşlantınız varsa içinizde, o kişiyi aklınızın ve kalbinizin filtresinden sırasıyla geçirmelisiniz. Üzülmemek, hayal kırıklığına uğrayıp ağlamamak için...
Aşk öyle tuhaftır ki insanın gözünü kör eder, insanın kalbini ve mantığını birbirine katar, insanı düşünemez; sadece hisseder hale getirir. Aşkın önüne geçmek zordur.
Fakat hoşlantı ve beğeni, aşktan tamamen farklıdır. Çünkü bu sürecin aşka dönmesi çok daha yavaş ilerler. Bir insandan hoşlandığınızda, onu beğendiğinizde onu gözlemlersiniz. Lakin aşkta her şey anlık ve süratlidir. Hoşlantı sürecinde, mantığınızı ve kalbinizi -aşk sürecine göre- daha kolay kontrol edersiniz. Elbette ki çok zordur. Çünkü akıl ve kalp arasında kalmak çaresizliktir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder